// See you on the dark side of the moon?
// System Engineer / Sinefil

// Blogging for Harvard Business Review Türkiye
// Founder of garajyeri.com - P2P Car Sharing Platform

Takip Et

1 Ekim 2013

SOSYAL AĞLAR NASIL SOSYALLEŞİR?

2 Eylül 2013 tarihinden itibaren yazılım projeleri, ürün yönetimi ve süreçleri, trendler hakkında Harward Business Review Turkiye websitesinde yazmaya başladım. İlk yazıyı buraya da ekliyim ki tarihe not düşelim. Çocuklarım bakar belki.


Sosyal Ağlar Nasıl Sosyalleşir?
Kurumsal şirketlerde ürün ve proje yöneticileri vardır. Şirkette çalışmaya başlamalarından çok daha önce yerleştirilmiş temel süreçleri öğrenip bunları en garanti yoldan uygulayarak yükselmeyi hedeflerler. Sıfırdan üretilmiş bir ürünün küçük tuğlalarla biraz daha güçlenmesini sağlarlar. Bu yöneticilerin altında çalışanlar, talepleri mailler yoluyla veya haftalık toplantılarla alıp çok soru sormadan, eklenecek yeni özelliğin kime satılacağını, müşterinin nasıl bir ihtiyacı olduğunu kavrayamadan en dipteki temel mühendis bakış açısıyla tamamlayıp evine giderler.
Fakat iş, bu güvenli yuvadan ayrılıp, konvansiyonel iş yapma yöntemlerini uygulayan firmalarla geleceğin ekonomik olarak sürdürülemeyeceğini fark eden dünyanın yeni gözdesi startup trenine atlamakla değişiyor.
İlk olarak, startup yapısı içinde, bir ürünü alışık olmadığımız şekilde sıfır noktasından ayağa kaldırıp pazara sokma işi karşımıza çıkıyor. Artık proje yönetim araçları, uzun ve kalabalık toplantılar, toplantı odaları yok. Beyin fırtınalarında, çevik süreçlerde proje çalışanlarının iletişimi için yapılan günlük “scrum meeting”lerde ve “wireframeler”de proje planlamaları günlük bazda ve genelde herkes masasındayken veya öğle yemeğindeyken değişiyor. En çok tartışılan ve verilen tüm emeklerin boşa gitmemesini sağlamak için aranan bir cevap var. Sorusu da şu: Kullanıcıları bir ürüne nasıl çekersin? Hem de bu ürünün yeni bir sosyal ağ olmasını istiyorsan?
İlk akla gelen şey, mevcut sosyal ağları inceleyip temel zorlukları tespit ettikten sonra bunları kullanıcı tarafında minimuma indirmeye çalışmak olacaktır. Sonrasında viral videolar, tanıtım mailleri, Facebook-Google reklamları... Bunları bir kenara bırakalım.
Sosyal ağların tavuk yumurta sorununu zaten biliyorsunuzdur. İlk kabulleniciler üye olduklarında, uygulama içinde hiç bir arkadaşları yoktur. Arkadaşları olmadan uygulama kullanılamaz. Uygulama kullanılmaz ise arkadaşlar davet edilmez. Uygulama çakılır kalır.
Artık klasik diyebileceğimiz Facebook, Google+, Twitter, LinkedIn gibi sosyal ağlar önce kullanıcıları birbirine bağlamayı vaat etti. Facebook için önce "okul arkadaşlarınızı bulun" mailleri geldi. Twitter, uygulamaya ilk giriş yaptığımızda ilgimizi çekebilecek popüler kullanıcıları takip etmemiz için bizi yönlendirdi. Bu uygulamalarla ilk aşamada, online olarak başkalarıyla aynı odada olma hissi verdiği için bağ kurduk. Fakat üyesi olduğumuz sosyal ağların sayısı o kadar arttı ki artık yeni birine üye olduğumuzda içeride yalnız kalmamak için tekrar sıfırdan arkadaş veya takipçi listemizi kabartmak için çaba sarf etmek istemiyoruz. Bunun farkında olan bazı uygulamalar Facebook-Twitter-Google+ login yapmaya olanak sağlayarak kendinizi yalnız hissetmenize engel olmaya çalışıyorlar. Bu sayede diğer sosyal ağ hesaplarınızla giriş yaptığınızda var olan arkadaşlarınızla bağlantınız sizin yerinize yapılmış oluyor. Bu noktada kullanıcıların uygulamalara Facebook bilgilerini verirken tereddütle yaklaşması incelenmesi gereken başka bir konu. Bu yöntemin kişinin Facebook şifresini ve sizin istemediğiniz hiçbir bilgiye elde edemeyeceğini de kullanıcıya anlatmak gerekebiliyor. Asıl konuya dönecek olursak, kullanıcılara üyelik formu doldurtmadan uygulama ile hızlıca haşır neşir olmasını sağlamak, kullanıcıyı yakalamak için çözüm olamıyor.
İçeriğin öncelik haline gelmesi
Çözüm, içeriğin öne çıkarıldığı uygulamalar sunabilmekte gizli. Pinterest ve Instagram gibi uygulamaların büyük etki yaratmasının arkasında, kullanıcılar uygulamayı kullanmak için giriş yaptıklarında kendi başlarına vakit geçirebilmelerini sağlayacak özellikler sunması yatıyor. İçerik üretmek ve kişiselleştirme araçlarıyla oyalanmak için kullanıcıya ait bir alan yaratıyorlar. Bu alanda ürettiğiniz içerik daha sonra bu uygulamaların en önemli malvarlığı haline geliyor. Paylaşım, ürünün reklamı ve kullanıcıların kendi ağlarını yaratmaları kendiliğinden oluyor. Çünkü kullanıcılar internet üzerinde geçirdikleri tüm zamanı değerli bir hale getirme çabasında. Instagram'da çektikleri ve filtrelerle oynayıp bakarken tahammül edilebilir bir forma soktukları fotoğrafların beğenilmesini istiyorlar. YouTube'a yükledikleri videoların milyonlarca kişi tarafından izlenmesini istedikleri gibi... Bunun için de kendi ürettikleri içeriği paylaşmaları gerekiyor. Bu paylaşım web veya mobil uygulamasının kendi reklamını da beraberinde getiriyor.
İçeriğin sunumu
Diyelim ki, kullanıcıların vakit geçirmekten hoşlanacağı başarılı bir uygulamanız var. Yukarıda bahsettiğim içerik tabanlı bir ağ olmak için bir faktör daha var: İçeriğin uygulama içinde yeni kullanıcılara düzgün şekilde aktarılması. Kullanıcılarınızın kendi kum havuzunda eğlenip çekip gitmemesi için bundan sonra beğenilmeye, konuşulmaya, onlarla etkileşime geçilmesine ihtiyaçları var. Bunun için de kullanıcıların ürettiği içeriği yaymanız gerekiyor. Bunun farklı yolları var. Üye kaydolurken gösterilecek seçilmiş içerik ve takip etmek isteyebileceği kişiler, uygulamanızın belirleyeceğiniz “keşfet” sekmeleri buna verilebilecek örneklerden. Bu da tam anlamıyla tüm enerjinizi kullanıcıya ve ürettiği içeriğe odaklanmak anlamına geliyor. Kullanıcılarınızın reklamını siz yapıyorsunuz. Onlar da sizinkini...
Yeni bir sosyal ağ yaratmayı artık bir süreç olarak algılamak gerekiyor. “Ben bir sosyal ağ yaratacağım” demek pek verimli bir bakış açısı olmaktan çıkmış durumda. Bunun yerine sosyal ağ dinamiklerini kullanan akıllı ürünler üretmek ve bunun için ürünün odağına içeriği yerleştirmek doğru bir bakış açısı olacaktır.