// See you on the dark side of the moon?
// System Engineer / Sinefil

// Blogging for Harvard Business Review Türkiye
// Founder of garajyeri.com - P2P Car Sharing Platform

Takip Et

24 Nisan 2015

ARACIMI KİRAYA VERMEK İSTİYORUM AMA NASIL?

Uzun zamandır buraya bir şey yazamadım ama umarım tekrar ayda bir ritmine geri döneceğim. 2013 Eylül ayında açtığımız yolyola.com'dan 2014 Aralık sonu itibariyle ayrıldım.
1.5senede yolculuk paylaşım kültürünü ülkeye tanıtıp, 100.000den fazla üye alıp binlerce yolculuk yaptıran bir platforma dönüştük. Ayrılmamın sebebine gelecek olursak daha iyi bir ekiple daha iyi bir proje çıkartmaktı diyebilirim. Yolyola ve yolculuk paylaşımının geleceği başka bir yazının konusu olsun.

Yeni projeye gelecek olursak, üzerine çalışmaya başlayalı nerdeyse 1 yıl olacak olan Türkiye'nin ilk kişiden kişiye araç kiralama platformu garajyeri.com'u birkaç aydan beri test ediyoruz. İlk 4 ayda İstanbul'da 2000den fazla kullanıcı ve 1000e yakın araç sisteme kayıt oldu.

Peki nedir bu garajyeri?
Garajyeri, kişilerin boşda duran araçlarını kiraya vermelerini sağlayan yeni bir paylaşım ekonomisi örneği. Araç sahipleri araçlarını sisteme kayıt ediyor, gelen isteklere Garajyeri mobil uygulaması veya web sitesi üzerinden onay veriyorlar. Şu yazıda sevgili Eda, Garajyeri'nin pazarlamadan sorumlu kişisinin belirttiği gibi bir nevi Otomobil Airbnb'si.

Ya aracıma birşey gelirse?
Merak etmeyin projenin en uzun süren kısmı bu oldu zaten. Araçlar kiralama boyunca sigortalı olacak.

Bundan sonra ne olacak?
Mayıs ayıyla birlikte kiralamalara aktif şekilde başlıyoruz. Bu kadar test yeter dedik:) Hedefimiz Türkiye'nin en büyük araç kiralama noktası olmak. Bunu tabii ki zaman gösterecek ama ekipçe neden olmasın diyoruz.

Garajyeri ile ilgili tüm görüşleriniz önemli.
Görüşmek üzere

21 Haziran 2014

YALIN GİRİŞİMLERDE DENEY TASARIMI NASIL YAPILIR?

16 Haziran 2014 tarihli Harvard Business Review Turkiye yazım.

http://www.hbrturkiye.com/blog/inovasyon/yalin-girisimde-deney-tasarimi


Çoğu girişim, fikirlerini doğrulamak için gereken deney ya da test sürecini planlamakta zorlanıyor. Daha da kötüsü; önce fikirlerini öne sürüyor, gereken geliştirmeleri yapıyor fakat hipotezlerini ancak bundan sonra ve yarattıkları ürün ya da özelliği temel alarak test etmeye çalışıyorlar. Burada problem insan beyninin, harcanan çabanın boşa gitmemesi için fikrini doğrulamaya daha meyilli hale gelmesi. Genel eğilim, fikrin ürüne sağlayacağı artı ve eksileri belirlemek için gereken test ortamını ve çıkan sonuçları analiz ederken kısa yolu seçmek oluyor.

Hepimizin yakından takip ettiği Lean Startup (Yalın Girişim) metodolojisiyle hayatımıza giren yarat-ölçümle-analiz edip öğren döngüsü burada tam anlamıyla işleyemiyor. Dolayısıyla deney sürecini tasarlamak için bu döngüyü şu şekilde güncellemek gerekiyor.
  • Neyi öğrenmek istediğini belirle
  • Bunu nasıl ölçeceğini belirle (Ölçülecek metrikleri, hedefleri ve yapılacak deneyi tanımla)
  • Elde etmek istediğin veriye ulaşmak için nasıl bir özellik eklemek gerektiğini belirle
  • Ölç
  • Sonuçları analiz et
Kullanıcı arayüzü bizim deney alanımız ve yukarıdaki adımları tanımladıktan sonra bu alanı en verimli şekilde kullanmak gerekiyor. Tam bu noktada Deney Tasarımı (Design of Experiment ya da kısaca DOE) kavramı devreye giriyor. DOE, farklı içerik ve tasarım örneklerini karşılaştırmaya yarayan A/B testine benziyor fakat burada, hedeflenen sonuç için birden çok faktör aynı anda test ediliyor. YouTube'un yeni üye alma oranını yüzde 15,7 artırmasını sağlayan deneyleri bu konuya iyi bir örnek.
DOE nedir?
DOE, mühendislik problemlerinin çözümünde geçerli ve kabul edilebilir sonuçları garantilemek için, bilgi toplama aşamasında uygulanacak yöntemlerle sistematik ve titiz bir yaklaşım sunuyor. Tüm bu süreç, yalın girişimle uyumlu olacak şekilde zaman, para ve işgücünü etkin kullanıp doğru sonuç almaya ve öğrenmeye odaklanıyor. Deney tasarımı yöntemleriyle testlerin oluşturulmasını ve yönetilirken de değişkenlerin zekice kurgulanıp en yüksek verim alınmasını sağlıyor.
Nerede ve neden kullanmalı?
DOE birden çok etkenin istenen hedefe ne kadar faydası olacağını aynı anda belirlemeye yarıyor. Bu faktörlerin aynı anda test edilmesi, her faktörün tek başına test edildiği bir yaklaşımda gözden kaçabilecek unsurlar arası ilişkileri belirlemeye yardımcı oluyor. Tüm olası kombinasyonları (full factorial) veya olasılıkların sadece bir kısmını (fractional factorial) test etmeniz mümkün. Diyelim ki, bir web uygulamasının üye olma akışında yapılacak iki farklı değişikliğin, üye olma sayfasında vazgeçme oranının yüzde 30’un altına düşürmesi hedefleniyor. Bu varsayımı test edip en etkili sonuca ulaşmak için dört farklı test yapılması gerekir.
DOE, birden çok girdinin çıktıyı etkilediğinden şüphe ettiğiniz durumlarda işinize en çok yarayacak yöntem. Yani, yalın girişimle sürekli ortaya attığımız sebep sonuç varsayımlarının analizleri için birebir.
En çok tartışılan varsayımlara örnekler vermek gerekirse; üye olma formları, havalı başlıklar, buton renkleri, altbilgi alanı, konulacak filtreler ve bilgi verici yazıların konumunu sayabiliriz. Bu sayfalara DOE metodu uygulamak için, A/B testi uygularken yaptığımız gibi radikal iki farklı tasarım ortaya çıkarmak yerine iki farklı üyelik formu, üç farklı başlık, dört farklı filtre oluşturup, uyarı mesajının konumu için farklı denemeler yapabiliriz. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken nokta, tüm bu kombinasyonları denemek için günlük olarak ciddi bir trafik çekiyor olmamız gerektiği. Testler tamamlandıktan sonra hangi versiyonun daha iyi sonuç verdiği, oranlarla kendini gösterecektir.
Deney tasarımı yaklaşımının en büyük faydası belirli unsurlar yapılan testler sonucunda elde edilen verinin, ileriki akış ve sayfa tasarımlarında kullanılabilir olması. Söz konusu unsurlar ve onların diğer unsurlarla ilişkileri üzerine yapılan analizler bağlamdan bağımsız şekilde tekrar kullanılabilir.
Yaklaşımın en büyük sınırlaması, yukarıda bahsettiğim gibi tüm olasılıkların test edilmesi için büyük oranda bir trafiğe ihtiyacı duyması. Ayrıca, eklenen her yeni unsur, yapılacak test kombinasyonunu arttırıyor. Dolayısıyla yaklaşımın test süreci içindeki konumunu iyi planlanmak gerekiyor. Yapılacak değişiklikler için harcanacak kaynaklar düşünülünce, bazen sadece A/B testi de yeterli olabilir.

7 Şubat 2014

İNTERNET GİRİŞİMLERİ BALONU

7 Şubat 2014 Cuma tarihli HBR Turkiye yazım.

http://www.hbrturkiye.com/blog/girisimcilik/internet-girisimleri-balonu

Türkiye'nin son on yılda bir inşaatlar ülkesine dönüşmesi, yükselen ekonomik göstergeler, ev kredilerinin uzun vadeli hale gelmesi ve konut stokunun hızla artması herkesin ev sahibi olma umudunu taşımasını sağladı. Televizyon kanallarında ve diğer mecralarda yüksek yüksek binalar, düşük faizli ve uzun vadeli ev kredileri, herkesin bu evlere kira öder gibi sahip olabileceği ve ev sahibiyim diyebileceğini anlatan reklam filmleri ve ilanlarla bombalandık. Yatırım amaçlı alınan gayrimenkuller büyük kârlarla satılarak gerçek değerlerinin üstünde değerlemelere sahip olurken, sonunda bir balonla karşı karşıya mıyız sorusu ABD'deki 2007 krizinden sonra bizde de sorulur oldu.
Bu senaryonun bir benzerini gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yazılım sektöründe yapılan yüksek finansal değerlemelerle görmek mümkün. Henüz gelir modeli oturmamış fakat gelir modeli ihtimalleri üzerinden belirlenen milyar dolarlık alımlar eleştiri konusu olmaya devam ediyor. Bu noktada tabii ki inşaat ve yazılım sektörlerini aynı seviyede görmediğimi belirtmek isterim. Yazılım ve genelinde teknoloji, inovatif birer alan olarak ülke ekonomilerine uzun vadede nasıl katkı sağladıklarını Güney Kore örneğinde kanıtladılar. Geçmiş yıllarda teknoloji ve inovasyon eğitimine odaklanan uzun vadeli bir politika izleyen Güney Kore karşısında, siyasi açıdan kısa vadeli geri dönüşleri dolayısıyla inşaat sektörüne eğilmeyi tercih eden Türkiye'nin durumu her şeyi özetliyor diyebiliriz.
Peki, bu çalışmalar tamamen masum mu?
Başarılı örneklerden yola çıkarak hazırlanan eylem planları gelişmekte olan birçok ülke tarafından benimsenmeye başlandı. Üniversite iş birlikleri, kuluçka merkezleri, yazılım projesi yarışmaları ve “İnovatif fikrin mi var, gel o zaman” gibi ifadelerle girişimciliği özendiren TV programları bile sahnedeki yerini aldı. Üniversite öğrencileri 30 yaş altında milyon dolar sahibi olmuş Amerikalı genç rol modeller aracılığıyla yazılım üzerine çalışmaya özendirildi.
Silikon Vadisinin parlak adamlarından biri ve Netscape kurucularından olan Marc Andreessen, Wall Street Journal'a yazdığı Yazılım Dünyayı Neden Yiyor? başlıklı makalede, yazılım sektörünün ekonomiye etkisinin hafife alınmasından ve hâlâ yapılan büyük değerlemelerin tartışılmasından şikayetçi. Andreessen'e göre Silikon Vadisi yazılım şirketlerinin tüm endüstrileri ele geçirmeye başladığı bir sürecin tam ortasındayız. Aslına bakarsanız, aşağıdaki listeyi inceleyince haksız olduğunu söylemek oldukça güç:
Dünyanın en büyük kitap satıcısı Amazon
Dünyanın en büyük video film kiralama hizmeti Netflix
Müzik şirketleri Apple iTunesSpotifyPandora
Herkesin gün içinde ücretsiz oyun oynamasını sağlayan Zynga
Disney'in satın almak zorunda kaldığı, aslında bir yazılım firması olan Pixar
Dünyanın en büyük doğrudan pazarlama platformları GoogleGrouponLiving Social, Foursquare,FacebookTwitter vb.
En hızlı büyüyen Telekom şirketi Skype
En hızlı büyüyen İnsan kaynakları şirketi LinkedIn
Bu yüksek değerlemeli şirketlerin ve yeni yatırım almış tüm Silikon Vadisi şirketlerinin mali dertlerinden biri, gelir elde etmekten çok uzakta olmalarına karşın kaliteli çalışanlarına ödedikleri yüksek maaşlar. Bu rüyayı devam ettirecek kişilerin çalışanları olduğunun farkında olan şirketler bu sorunu çözebilmek için projelerini Türkiye, Hindistan vb. ülkelerde neredeyse onda birine karşılık gelen maliyetlerle tamamlamaya veya bu ülkelerden yazılımcı getirtmeye çalışıyorlar. Paraleldecode.org gibi projelere milyonlarca dolar destek verip kod yazma becerisinin dünyada üzerindeki tüm öğrencilere kazandırılmasını hedeflediklerini açıklayan dev yazılım şirketleri, aslında yazılım sektöründe iş gücünü arttırıp, ücretleri düşürmeye yönelik bir yatırım yapmakla eleştiriliyor. Bu eleştirileri ciddiye almamak pek de mümkün değil zira herkesin kod yazabilmesini teşvik eden ve code.org'a destek veren şirketlerden Microsoft ve Facebook, Hindistan'dan daha ucuza çalışan getirebilmek için h-1b vize programını desteklediklerini açıkladılar.

the-wolf-of-wall-street
The Wolf of Wall Street (2013) filminden bir sahne

Şimdi geri dönüp baktığımızda ülkemizde nerdeyse her ay yeni birisi kurulan girişim kuluçka programları bu planları destekler nitelikte. Eski ekonomik sistemin yerine para harcanacak yeni platformlar yaratma çabası içinde ortaya çıkan tekno-girişimciler, alternatif ekonomi gibi havalı tanımların altında ayda bir hafta kendi evlerini kiraya verip, arkadaşının evinde kalıp bu şekilde mortgage taksitini ödeyen ve bunu bir başarı hikayesi olarak sunan mikro-girişimciler, yurtiçi ve yurtdışındaki bu girişimler için çalışan yazılımcılar... Hepimiz bu yeni planın bir parçası olarak bir şeyler üretip pastadan payımızı alma hayalleriyle yeni Mark Zuckerberg veya Jack Dorsey'ler olmak istiyoruz. Ve tam bu anda Martin Scorsese'nin ülkemizde Para Avcısı ismiyle gösterime giren 2013 yapımı The Wolf of Wall Street filminde Jordan Belfort'tan başarılı ve zengin olmak için para karşılığı bir kaç tüyo almaya gelen izleyicilere cebinden çıkarttığı kalemi göstererek “Bana bu kalemi satın” dediği sahnede kamera, internet girişimlerinden zengin olma hayaliyle yanıp tutuşan ve ellerinde not defterleri ile guru kabul ettikleri kişilerin ağzından çıkan her kelimeye altın muamelesi yapan girişimci adaylarına yani bize dönüyor.

9 Ocak 2014

FİKİR DEĞİL PAZAR BULUN

31 Aralık 2013 Salı tarihli HBR Turkiye yazım.
İşten eve dönerken aklıma bir fikir geldi: Yemeksepeti'nin harita üzerinde restoranları gösteren versiyonunu yapalım. Kullanıcılar haritada çevresindeki restoranları görebilsin. Satış temsilcileri için bir mobil uygulama yazalım ve kanallar ile iletişimi bu uygulama üzerinden yapabilsinler. Herkesin kendi mobil uygulamasını yapabildiği bir mobil uygulama yapalım?
Konunun nereye gittiğini anladınız. Girişimcilik, serüveni konvansiyonel iş yapma yöntemlerini uygulayan firmalarla geleceğin ekonomik olarak sürdürülemeyeceğini fark eden Türkiye'de de canlı bir konu ve birçok insan yeni iş fikirleri için bu şekilde bir yaklaşımı seçiyor. İlk akla gelen: Mükemmel fikri bulmak için yapılan uzun beyin fırtınaları.
Tüm ihtiyacım olan basit ve kolay kullanılabilir bir ürün.
Hızlıca bir açılış sayfası yapalım, ilk ay binler daha sonra milyonlar kullansın. Çok büyük paralar kazanalım. Bu kadar basit olsaydı herkes yapmaz mıydı? Fikirleri kafanızın derinliklerinden çıkarıp, diğer fikirlerle çarpıştırıp “böyle bir ürün olsaydı kullanırım” ile biten cümleler kurmak ve bir işe girişmek, büyük ihtimalle başarısız olacağınız bir yolun ilk adımları. Çokça tercih edilmesinin ilk sebebi kolay olması.
Değer üretmeye odaklan
Yukarıda bahsettiğim düşük olasılıklarla başarılı olan girişimler var elbette. İşi şansa bırakıp körlemesine atışlar yapmak yerine, bu olasılıkları yukarı çekmenin yoluna bakmak gerekli. Fikir oyunlarını bir kenara bırakıp önce kullanıcı kitlenizi belirlemelisiniz. Yabancıların “bootstraping” olarak tanımladığı, para kazanmayı uzun süre bir kenara bırakıp sadece kullanıcı kitlenize odaklandığınız, üzerine araştırmalar yapıp minimum uygulanabilir ürünün (MVP) peşinde koşma sürecine tam güçle dalmalısınız. Hedef kitlenizi anladıktan sonra ortaya çıkacak ürünün bir değer yaratma olasılığı çok daha yüksek.
Başlangıç noktası
Önemli olan peşinde olduğunuz niş pazarı anlamak ve sonra bunun üzerine maksimum kâr getirecek şekilde bir ürün inşa etmek. Bu ürünle büyük bir değer yaratmanın peşinde olun. Unutmayın ki pazara getirdiğiniz değer ne kadar büyükse geliri de o kadar yüksek olacaktır. “Kullanıcıların iyi hissetmesini sağlayan ürünler olduğu doğru fakat biz ihtiyaç yaratırız” sözünün şov amaçlı olduğunu düşünüyorum. Ortaya sunulan ve daha sonra başarılı olan ürünlerin hepsi, önce hedef kitle üzerine araştırma yapıyor ve potansiyel kullanıcısının fikirlerini alıyor. Ardından sonuçları inceliyor ve aynı süreçleri onlarca kez tekrarlıyorlar.
Ortaya çıkmaya başlayan ürünün bir değer yaratma noktasına geldiğini, ürününüzü gerçekten kullanan ilk yüz kullanıcıyla anlıyorsunuz. Hakkınızda blog yazıları yazılmaya, sosyal medyada teşekkür mesajları almaya başladığınızda, tebrikler! Başlangıç noktanızı buldunuz demektir.
Özet
Tavsiyem şu: Pazarınızı belirleyip, pazarlamaya çalışacağınız herhangi bir ürün yapın. Bunu satmaya çalışın. Google Adwords, A/B testing, Facebook reklamı, sokaklarda broşür dağıtmak, aklınıza ne geliyorsa yapın. Tüm bu süreçte öğrenecekleriniz ile başlangıç noktasına ulaşacaksınız.

19 Kasım 2013

PAYLAŞIM EKONOMİSİ: Benim Olan Senindir

5 Kasım 2013 tarihli HBR Turkiye yazım.

http://www.hbrturkiye.com/blog/paylasim-ekonomisi/paylasim-ekonomisi-benim-olan-senindir

Dünyada yaklaşık 1milyar araç var ve bunların 740milyonu sadece 1 kişi tarafından kullanılıyor.
Evlerimiz yaklaşık değeri 7000TL yi bulan ve kullanmadığımız eşyalarla dolu. Ve bu eşyaların sahiplerinin %69'u bu eşyalardan para kazanabilecek olsalar paylaşmaya hazırlar.
En önemlisi her 10 kişiden 8'i paylaşmanın insanları daha mutlu yaptığıgörüşündeler.

Dünyada internet uygulamalarının yayılması ile insanlar arası iletişimin artması aslında bireylerin içinde kodlu olan paylaşım hareketinin daha büyük çapta yapılabilmesini sağladı. Günümüz ekonomik sisteminin insan üzerinde yarattığı yan etkilere karşılık bir kaçış alanı olarak tanımlanmaya başladı. Paylaşım ekonomisi tanımı 2000li yılların başında Ortak kullanıma açık kaynakların bireyler tarafından sömürülmesi olarak tanımlayabileceğimiz “Ortak Malların Trajedisi ile tetiklendi. Türkiye için yeni bir gündem olan paylaşım ekonomisini, kaynakların kollektif olarak kullanılması olarak tanımlıyorum.

İlk başarılı örneğini p2p müzik paylaşımı servisi olarak çalışan, milyonlarca insana yayılan Napster ile gördük diyebiliriz. Bu güzel başlangıç ABD'li plak şirketleri tarafından sonlandırılmış olsa da paylaşım üzerine kurulu sistemlerin internet üzerinden kollektif olarak nasıl çalışır hale gelebileceğinin kanıtıydı.

Paylaşım ekonomisinin alanı içinde şu an aklınıza gelebilecek herşey var diyebilirim. Bisiklet, araç, yolculuk, ev, zaman, bilgi, eşya paylaşımı gibi. Bu yukarıda bahsettiğim alanlarda Türkiye'de ve dünyada çalışır durumda olan uygulamalar bulabilmek mümkün. Global çapta bir algı değişiminden geçen kullanıcılar yeni kavramlar ile daha hızlı entegre oluyorlar fakat hala pilot aşamasında olan bir alandan bahsediyoruz. Kapital sistemin günlük yaşama ait tanımladığı maddeler ile şekillendirilen insanların, bazı uygulamalarda paranın geçmediği veya ücret karşılığı bir hizmet veya ürün alınacak olsa bile karşılıklı güvenin ilk sırada olduğu bir dünya içine adım atmaları kolay olmuyor.

Paylaşım ve kaynakların ücret karşılığı ortaklaşa kullanımı, bu amaca hizmet eden internet uygulamalarının ücretsiz oluşu, kullanıcıların başka kullanıcılara hızlı ulaşımı, ödeme işlemi komisyon ücretlerinin düşük olması, sosyal ağlar ile aşılmaya çalışılan güven sorunu, online ödeme sistemleri sayesinde eskiye göre ölçeklenebilir projeler ile büyüme şansı yakaladı.


34.000 şehirde kullanılan Airbnb, San Fransisco'da kullanıcılarının senede ortalama 58 gün evlerini kiraladığını ve 9,300$ gibi bir gelir elde ettiğini açıklarken, RelayRides üzerinden araçlarını kiralayan kullanıcılar ayda ortalama 250$ hatta bazı üyelerin 1000$ a çıktığını belirtiyor. Sahip olmak yerine kiralamak veya paylaşmak hem daha ekonomik oluyor hem de kaynakların boşa harcanmasını engelliyor

Ülkemizde de bu alanda güzel uygulamalar yerini almaya başladı. Kullanıcıların para yerine kendi zamanlarını harcayarak hizmet satın aldığı www.zumbara.com, kullanmadığınız eşyaları paylaştığınız www.esyapaylas.com ve İstanbul'un trafik sorununu çözmek için çevreci bir dille yola çıkan yolculuk paylaşımı uygulaması www.yolyola.com. Hepsinin ilk karşılaştığı soru güvenliği nasıl sağlıyorsunuz oluyor. Paylaşım ekonomisi uygulamalarına karşı duyulan güven problemini biraz internet üzerinden alışverişin ilk zamanlarına benzetiyorum. İlk başlarda insanlar internet üzerinden kredi kartı bilgilerini yüzünü görmedikleri şirketlere teslim etmekten çekiniyorlardı. Sağlanan yorum ve puanlama sistemleri, online ödeme için gelen güvenlik önlemleri ve tüketicilerin sağladığı iyi geri dönüşler bu noktada artık bir güven sorunu olmamasını sağladı. Bu noktada paylaşım ekonomisine dahil olanların şunu net anlaması gerekiyor. Bu ekosisteme dahil olmak yeni bir tip karşılıklı ticaret, anlamlı ilişkiler ve bu ekosisteme dahil olanlar ile güven duygusu oluşturmaktan ibaret. Bu yeni bir düşünce sistemi ve eski kalıplar ile sorgulamayı bırakmak gerekiyor.

Her sosyal ağ uygulaması sorunu gibi geniş kitlelere yayılamadan kullanıcıların geri dönüş alma süresini azaltmak pek mümkün değil. Buna ek olarak devlet kurumlarının ve bazı grupların da paylaşım ekonomisi uygulamalarının karşısında durduğu örnekler yok değil. Araç kiralama ve paylaşım hizmeti veren Uber ve Lyft'in ABD'de taksicilere karşı verdiği hukuki mücadeleler, yakın zamanda New York eyaletinde airbnb.com üzerinden evlerini kiralama işleminin yasaklanması gibi olaylar kullanıcılar arası güven sorununun yanında paylaşım ekonomisinin büyümesi yolunda çıkan engeller olarak görünüyor.

Nufus yoğunluğunun artışı ile paylaşımın daha az dirençle yapılabilmesi, sürdürülebilirlik algısının gelişmesi ve varolan kaynakların daha verimli kullanılma çabası toplumsal etkenler olarak dururken, ekonomik etken olarak ta kişilerin kullanmadıkları eşya ve hizmetleri ücret karşılığı paylaşması gösterilebilir. Başarılı örneklerin büyümesini sağlayan ortak öğenin de kullanıcıların servisten gelir elde ediyor olmaları. Bu noktada devlet kurumları ve yasalar ile iyi geçinmek gerekiyor ve düzgün bir gelir modeli ortaya koymak epey zorlaşıyor.



Bu alanda Türkiye ve dünyada daha çok girişim görecek olsak ta her zaman olduğu gibi bu girişimlerin bazıları başarılı olurken bir çoğu ne yazık ki gelir modeli yaratma, büyük kitlelere yayılamama ve yasal engeller sebebiyle başarısız olacaklar.

1 Ekim 2013

SOSYAL AĞLAR NASIL SOSYALLEŞİR?

2 Eylül 2013 tarihinden itibaren yazılım projeleri, ürün yönetimi ve süreçleri, trendler hakkında Harward Business Review Turkiye websitesinde yazmaya başladım. İlk yazıyı buraya da ekliyim ki tarihe not düşelim. Çocuklarım bakar belki.


Sosyal Ağlar Nasıl Sosyalleşir?
Kurumsal şirketlerde ürün ve proje yöneticileri vardır. Şirkette çalışmaya başlamalarından çok daha önce yerleştirilmiş temel süreçleri öğrenip bunları en garanti yoldan uygulayarak yükselmeyi hedeflerler. Sıfırdan üretilmiş bir ürünün küçük tuğlalarla biraz daha güçlenmesini sağlarlar. Bu yöneticilerin altında çalışanlar, talepleri mailler yoluyla veya haftalık toplantılarla alıp çok soru sormadan, eklenecek yeni özelliğin kime satılacağını, müşterinin nasıl bir ihtiyacı olduğunu kavrayamadan en dipteki temel mühendis bakış açısıyla tamamlayıp evine giderler.
Fakat iş, bu güvenli yuvadan ayrılıp, konvansiyonel iş yapma yöntemlerini uygulayan firmalarla geleceğin ekonomik olarak sürdürülemeyeceğini fark eden dünyanın yeni gözdesi startup trenine atlamakla değişiyor.
İlk olarak, startup yapısı içinde, bir ürünü alışık olmadığımız şekilde sıfır noktasından ayağa kaldırıp pazara sokma işi karşımıza çıkıyor. Artık proje yönetim araçları, uzun ve kalabalık toplantılar, toplantı odaları yok. Beyin fırtınalarında, çevik süreçlerde proje çalışanlarının iletişimi için yapılan günlük “scrum meeting”lerde ve “wireframeler”de proje planlamaları günlük bazda ve genelde herkes masasındayken veya öğle yemeğindeyken değişiyor. En çok tartışılan ve verilen tüm emeklerin boşa gitmemesini sağlamak için aranan bir cevap var. Sorusu da şu: Kullanıcıları bir ürüne nasıl çekersin? Hem de bu ürünün yeni bir sosyal ağ olmasını istiyorsan?
İlk akla gelen şey, mevcut sosyal ağları inceleyip temel zorlukları tespit ettikten sonra bunları kullanıcı tarafında minimuma indirmeye çalışmak olacaktır. Sonrasında viral videolar, tanıtım mailleri, Facebook-Google reklamları... Bunları bir kenara bırakalım.
Sosyal ağların tavuk yumurta sorununu zaten biliyorsunuzdur. İlk kabulleniciler üye olduklarında, uygulama içinde hiç bir arkadaşları yoktur. Arkadaşları olmadan uygulama kullanılamaz. Uygulama kullanılmaz ise arkadaşlar davet edilmez. Uygulama çakılır kalır.
Artık klasik diyebileceğimiz Facebook, Google+, Twitter, LinkedIn gibi sosyal ağlar önce kullanıcıları birbirine bağlamayı vaat etti. Facebook için önce "okul arkadaşlarınızı bulun" mailleri geldi. Twitter, uygulamaya ilk giriş yaptığımızda ilgimizi çekebilecek popüler kullanıcıları takip etmemiz için bizi yönlendirdi. Bu uygulamalarla ilk aşamada, online olarak başkalarıyla aynı odada olma hissi verdiği için bağ kurduk. Fakat üyesi olduğumuz sosyal ağların sayısı o kadar arttı ki artık yeni birine üye olduğumuzda içeride yalnız kalmamak için tekrar sıfırdan arkadaş veya takipçi listemizi kabartmak için çaba sarf etmek istemiyoruz. Bunun farkında olan bazı uygulamalar Facebook-Twitter-Google+ login yapmaya olanak sağlayarak kendinizi yalnız hissetmenize engel olmaya çalışıyorlar. Bu sayede diğer sosyal ağ hesaplarınızla giriş yaptığınızda var olan arkadaşlarınızla bağlantınız sizin yerinize yapılmış oluyor. Bu noktada kullanıcıların uygulamalara Facebook bilgilerini verirken tereddütle yaklaşması incelenmesi gereken başka bir konu. Bu yöntemin kişinin Facebook şifresini ve sizin istemediğiniz hiçbir bilgiye elde edemeyeceğini de kullanıcıya anlatmak gerekebiliyor. Asıl konuya dönecek olursak, kullanıcılara üyelik formu doldurtmadan uygulama ile hızlıca haşır neşir olmasını sağlamak, kullanıcıyı yakalamak için çözüm olamıyor.
İçeriğin öncelik haline gelmesi
Çözüm, içeriğin öne çıkarıldığı uygulamalar sunabilmekte gizli. Pinterest ve Instagram gibi uygulamaların büyük etki yaratmasının arkasında, kullanıcılar uygulamayı kullanmak için giriş yaptıklarında kendi başlarına vakit geçirebilmelerini sağlayacak özellikler sunması yatıyor. İçerik üretmek ve kişiselleştirme araçlarıyla oyalanmak için kullanıcıya ait bir alan yaratıyorlar. Bu alanda ürettiğiniz içerik daha sonra bu uygulamaların en önemli malvarlığı haline geliyor. Paylaşım, ürünün reklamı ve kullanıcıların kendi ağlarını yaratmaları kendiliğinden oluyor. Çünkü kullanıcılar internet üzerinde geçirdikleri tüm zamanı değerli bir hale getirme çabasında. Instagram'da çektikleri ve filtrelerle oynayıp bakarken tahammül edilebilir bir forma soktukları fotoğrafların beğenilmesini istiyorlar. YouTube'a yükledikleri videoların milyonlarca kişi tarafından izlenmesini istedikleri gibi... Bunun için de kendi ürettikleri içeriği paylaşmaları gerekiyor. Bu paylaşım web veya mobil uygulamasının kendi reklamını da beraberinde getiriyor.
İçeriğin sunumu
Diyelim ki, kullanıcıların vakit geçirmekten hoşlanacağı başarılı bir uygulamanız var. Yukarıda bahsettiğim içerik tabanlı bir ağ olmak için bir faktör daha var: İçeriğin uygulama içinde yeni kullanıcılara düzgün şekilde aktarılması. Kullanıcılarınızın kendi kum havuzunda eğlenip çekip gitmemesi için bundan sonra beğenilmeye, konuşulmaya, onlarla etkileşime geçilmesine ihtiyaçları var. Bunun için de kullanıcıların ürettiği içeriği yaymanız gerekiyor. Bunun farklı yolları var. Üye kaydolurken gösterilecek seçilmiş içerik ve takip etmek isteyebileceği kişiler, uygulamanızın belirleyeceğiniz “keşfet” sekmeleri buna verilebilecek örneklerden. Bu da tam anlamıyla tüm enerjinizi kullanıcıya ve ürettiği içeriğe odaklanmak anlamına geliyor. Kullanıcılarınızın reklamını siz yapıyorsunuz. Onlar da sizinkini...
Yeni bir sosyal ağ yaratmayı artık bir süreç olarak algılamak gerekiyor. “Ben bir sosyal ağ yaratacağım” demek pek verimli bir bakış açısı olmaktan çıkmış durumda. Bunun yerine sosyal ağ dinamiklerini kullanan akıllı ürünler üretmek ve bunun için ürünün odağına içeriği yerleştirmek doğru bir bakış açısı olacaktır.

21 Haziran 2013

sağlıklı vücut postürü

Kambur durmanın vücuda olan etkilerini ve ufak ipuçları ile bu işi nasıl düzeltebileceğinizi anlatan bir yazı. Ara ara denk geliyim ki aklımdan çıkmasın diye bloga yazıyorum.

Good Posture